Anasayfa

Anasayfa

Köyün Tarihçesi

 Ballı Köy Resimleri

Ballı Köy Slayt Resimleri

Ballı köye ulaşım

Ballı Köy cografyası

Köyün Geçim Kaynakları

 Web Sitenizi Ekleyin

İletişim Bana Ulaşın

Komşu köyler web siteleri

Serkan AKGÜL

 

Selenay Nur AKGÜL

            


 
 

 

SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz
,

         

Yil 2029,kizim 18, ben 41 yasindayim...

'Baba bizim bayragimizda sizin zamaninizda Ay-yildiz varmis neden simdi haç isareti ve anlamini bilmedigim renkler var?

iki arkadas okulda tavan arasinda eski bir atlas bulmustuk, o atlasta görduk, daha önce Edirne'den Kars'a kadar Turkiye topragi imis, simdi neden o haritanin 1/5'ine Turkiye diyoruz?

Eskiden her mahallede 1 yada 2 cami varken, simdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmisti daha önce ezan denen bir sey varmis, gunde 5 defa camilerden okunurmus simdi bu çan sesleri ne baba?

Filistinlilerin zamaninda topraklarini parça parça satarak İsrail'in kurulmasina sebep olduklarini hiç mi bir yerde okumadiniz da, topraklari mizi sattirip simdi bu ufacik alana bizi hapsettiniz. Siz atalarinizdan böyle mi aldiniz bu topraklari, emaneti böyle mi korudunuz. Gunden gune topraklarimiz satilirken siz uyuyor muydunuz baba?

Baba kuçukken herkesin beni Aybuke diye çagirdigini hatirlar gibiyim simdi neden bana Angel diyorlar, beni kulagima Angel ismini ezanla sen mi söyledin?

Bizim evin önunden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Hergun bize hakaret ederek ve sizi her gördukleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanimini daha farkli ögretiler sanki

Elime geçen gun bir kitapgeçti baba, senin gençliginden kalan. Biz Ankara'ya tasinmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'mis ve 6317 sehit vererek 'Gazi' lik unvanini kazanmis. Neden simdi oraya kurdistan diyorlar baba.

Baba hani sizlere kurtlerle Turkler kardestir demisler, peki kardeslerim neden bizi öldurup ulkemizde ayri devlet kurdular.

Baba o kitapta Ataturk diye birinden de bahsetmisti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermis, ben simdi bile ne kastettigini anlayabiliyorken, sizin gençliginiz bu kadar mi cahildi de o uyarilari dikkate almadiniz.

simdiki kurdistan topraginda yer alan Suleymaniye'de askerimizin basina çuval geçirmisler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanin donmadi baba. Neden hesap sormadiniz bunlari görmezden gelen yöneticilerinize?

O az önce bahsettigim Ataturk size bir hitabe yazmis ve sizi hain yöneticilere ve usaklara karsi uyarmis ve hitabenin sonunda da 'Muhtaç oldugun kudret damarlarindaki asil kanda mevcuttur.' demis. Baba kaniniz o kadar bozuk mu ki ulkemizi bu hale getirenlerin yakasina yapismadiniz.

Baba Turkiyeli ne demek, biz Türk çocugu degil miyiz, soyumuz belli degil mi bizim, o kitapta okumustum 'Ne mutlu Turkum diyene' yaziyordu. Peki, baba ben neden mutlu degilim. Turkum demek suçsa ve kötu bir seyse siz eskiden neden söylerdiniz.

Baba biz Kurtulus Savasi denen bir sey yasamisiz, kitaba göre dunyanin gördugu en sanli savasmis ve o savasta 4 milyon sehit vermisiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar sehit verdiniz.

Hiç mi kitap okumadiniz, hiç mi sizi uyaran olmadi, hiç mi göremediniz ulkemizin peskes çekildigini, eger farkinda olduysaniz ve duygusuzca evinizde oturduysaniz sizin o hainlerden ne farkiniz kaldi. Allah'in huzuruna hangi yuzle çikacaksiniz baba. 'Vatan sevgisi imandandir' diye bir hadis varken hadi diyelim ki Turklugunuzden vazgeçtiniz bari İslam'in emrine uysaydiniz.

Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marsimiz varmis, o marsi yalnizca köru körune ezberlediniz mi? Atalarimiz sizi her firsatta uyarmis, demis ki 'Ey Türk titre ve kendine dön.'Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yi da kaybettikten sonra mi? Bundan 13 yil önce titremediyseniz eger artik hiç bir sey titretemez sizi.

Baba sen son bagimsiz olan Turkiye Cumhuriyetini gördun.'Ya devlet basa,ya kuzgun lese' diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir sehit sahin,bir Sutçu İmam yok muydu aranizda?Yaziklar olsun baba sizin gençliginize!

Bu gunleri görecegime hiç dogmasaydim baba. Turklugunuzden utanmadiniz hiç olmazsa insanliginizdan utansaydiniz baba. Bu vatan göz göre göre altinizdan kayarken hiç olmazsa *SEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?'

(arkadaşlar böyle olmamak için her anlamda gayret göstermek lazım ve üstteki yazıyı kopyalayıp e-posta listemizdeki herkese gönderelim lütfen)

 


SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz

 

Öküz oğlu öküzler!!!

Öküz kafası size alameti farika
Kancık pusularınız kancıktan da harika

 
Sıkıyorsa bağırın kahrolsun Amerika

Bağırdığınız anda vallahi sizi düzler

Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

Buzağı doğmuştunuz hep öküz kalırsınız

Haksızlıkta uzarken hakta kısalırsınız
Toprak deyip durmayın şeyimi alırsınız

 
Öyle bir gün gelir ki dağ olur size düzler
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

 
Öküzden de akılsız mağara çocukları
Dine zaten düşmanlar Türk’edir gıcıkları

 
Kirkor’un mahdumları dağların kancıkları

Bir avuç kadarsınız cüzdeki bir tek cüzler

Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

Sizden şerefsizini tarih asla yazmadı

Hiçbir kimse siz kadar insanlığı bozmadı
Şeytan gıpta ediyor o bu kadar azmadı

 
Aydınlık diye diye gece oldu gündüzler
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

 
Hararet mi basıyor zemheride Ocak’ta
Amerikan patentli sımsıcacık kucakta


Boynuzunuz görünür şehir köy ve bucakta

Sahi merak ettim de insan mısınız sizler

Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

Karga beş çeker olmuş ah Zümrütü Anka’ya
 
Sonunuz benzeyecek Aztek veya İnka’ya
Bunlar öküzdür diye affediyor Çankaya

 
Affedilene ait dağda bulundu izler
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

 
Fransız tarih yazmış bu zavallı kullara
Avrupalı ayırmış bizi bizsiz kollara

 
Dolar Yüro yağıyor dağlardaki kıllara

Bir gün açığa çıkar sütre gerisi gizler
 
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

Talabani Barzani koşuldu onlar çifte

Alınları kapkara aynen benziyor zifte
Yaşasın Bush şiiri şimdi geçerli güfte
 
Akıbetiniz kötü bir gün dövülür dizler
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

 
İmralı’da beslenir Apo denilen ayı
Devlet neden besliyor bu şerefsiz sıpayı

 
Acep gösteriyor mu Amerika sopayı

Tükürmeye hacet yok kösele olmuş yüzler
 
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

HİDDETÎ’yim şaşarım öküzlerdeki hâle
 
Uşaklıktan mürekkep geçip giden amele
Devlet hayali kuran gitsin Namık Kemâl’e

 
Bir gün kazıyacağız hayâl kurmayız bizler
Amerikan uşağı öküz oğlu öküzler

 
Akıllı olun biraz,abesle uğraşmayın,
İmanım boğar sizi,pek fazla yaklaşmayın,

 

Sabrımızı zorlayıp haddinizi aşmayın.

Batağı banyo sanan kuş beyinli camuzlar,
Amerikan uşağı,öküz oğlu öküzler



Kılık kıyafet farklı poşi takar saçına,
Dürüstlükten uzaktır, hile katar maçına,
Sana hamilik eden, sahip çıksın kıçına,


Tutulsun uzuvların, kör olsun lanet gözler,
Amerikan uşağı öküzoğlu öküzler


Öküze yazık hocam, ayıya benzet onu
Düne kadar çıplakdı, kıçında yokdu donu

Satılmışlar veriyor, ayılara tavizler
Amerikanın uşağı, öküz oğlu öküzler

NECASET YANLARINDA SÜTTEN ÇIKMIŞ KAŞIKTIR,
BUNLAR NECASETTEN DE DAHA PİS BULAŞIKTIR!

 
AMERİKA 'KIRIK' TA, BUNLAR ONA ÂŞIKTIR!
SABRETMEYİ BİLİRİZ, SABRI SEVERİZ BİZLER; 
AMERİKAN UŞAĞI ÖKÜZ OĞLU ÖKÜZLER

Öküzlük öküz işi, bunlar nedir bilinmez.
Tükürsen suratına okkalarca, alınmaz
Bunlara tasma gerek, ortalığa salınmaz:

Kene gibi yapışmış; emer, sağar hırsızlar
Merhametten fakirdir, yürek taştır, zor sızlar

hiddeti dostum benim gerçek getirdi dile
coştu yüreğim coştu her bir dizesi ile
herkes yansaydı vatan diye diye biz ile

sığınacakbir delik bulamazdı öküzler
amarikan uşağı öküz oğlu öküzler


İşkembeden guruldar kin nefret öğürürsün
Öküzsün öküz işte öküzce böğürürsün
ABD meses dürter TÜRK diye bağırırsın

Kepeğini önüne fazlaca koyduk bizler
Amerikan uşagı öküz oğlu öküzler

Bıktı artık bu ülke, yalanlara kanmaktan,
Kanıp kanıp her dönem, ardından da yanmaktan.
Vazgeçmesiniz amma bizi aptal sanmaktan,

Milletten kaçmanıza, yetmeyecek gündüzler,
Amerikan uşağı, öküz oğlu öküzler


NOT:
DÖRT AYAKLI ÖKÜZLERDEN ÖZÜR DİLERİM   :))

                  :))))
 SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz
  • BU İNSANI TANIYABİLİRSENİZ SİZ ÇOK ŞEY BİLİYORSUNUZ
  • Bu adam yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.
  • Bu adam ilköğretim çağında zorunlu dini eğitim alır.
  • Bu adamın aile kökeni kimse çözemeyeceği kadar karanlıktır.
  • Bu adamın ailesinde daima gizlenen bir Yahudi bağlantısı vardır.
  • Bu adamın ruhsal yapısı çok dalgalı ve düzensizdir.
  • Bu adam gençliğinde ve ileri yaşında karşıtlarına argo ile yanıt veren küfürbaz ve külhanbeyi tavırlı biridir.
  • Bu adam verdiği sözleri tutmayan ve imzaladığı açık/gizli anlaşmalara uymayan biridir.
  • Bu adam devlet yönetimi konusunda CAHİL ama BASKICI ve ŞANTAJCIDIR.
  • Bu adam kendi anadilini bile doğru dürüst konuşamadığı gibi yabancı bir dil de öğrenmek istememiştir.
  • Bu adam kendi ülkesinde ALT ve ÜST kimlikler bulunduğuna inanır.
  • Bu adamın kendi devleti ve ordusuyla derin sorunları vardır.
  • Bu adam hem özel yaşamında hem de siyasi faaliyetlerinde daima MAĞDURU oynamıştır.
  • Bu adam gençliğinde çok yoksulluk çektiğini öne sürerek sürekli olarak haksız kazanç dahil her türlü yoldan çok para kazanma hırsı ile yaşamıştır.
  • Bu adamın cinsel sapmaları olduğu ve/veya cinsel sorunlar yaşamış olduğu anlaşılmıştır.
  • Bu adamın epilepsi (sara) hastalığına duçar olduğu ve zaman zaman ‘Fit' diye bilinen buhranlar geçirdiği hep gizlenmiştir.
  • Bu adamı bir gizli örgüt, ülkesinde lider yapmaya karar vermiştir.
  • Bu adam başbakan olunca cumhurbaşkanını halkın seçmesini istemiş ve kendisinin cumhurbaşkanı yapılmasını dilemiştir.
  • Bu adamı iktidara getiren gizli örgüt, onu kullanarak ülkesinde DEVLETİ çökertmiş ve VATANI böldürmüş ve işgal uğratmıştır.
  • Bu adam tarihin tanıdığı EN KİFAYETSİZ MUHTERİS LİDERDİR.

                                Bu Adamı Tanıdınız Mı?

 SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz

 

 
ABD ile Can Ciğer Dostluğumuz!!!!!!!!!!!!!!!

12 temmuz 1947  ABD-TÜRKİYE ikili Askeri anlaşması

      Türk ve ingiliz dillerinde iki nüsha olarak;Ankarada 12 temmuz 1947 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına Hasan Saka-ABD Hükümeti adına Edwin C.Wilson
       İlgili anlaşma 8 maddeden ibarettir.3.maddenin (2.)bendinde;Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu anlaşma için:yardım amacı,kaynağı,mahiyeti,genişliği,miktarı ve ilerlemesi hakkında ve ABD hakkında Türkiyede tam ve devamlı (lehinde)yayın yapacaktır.
       Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü;"Büyük Amerika Cumhuriyetinin;memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yajın dostluk duygularının yeni bir misalini teşkil eden bu sevinçli olayı her Türk'ün candan alkışlaması gerekir.2.cihan savaşı sırasında ve savaşın fiilen sona ermesinden sonra,Milletimizin ispat ettiği yüksek meziyet ve ideallerinin dünya efkar-ı umumiyesi tarafından takdir edildiğini gösteren bu yardım,Türkiyeye zaruri ve normal savaş malzemesinin bir kısmını temin etmek maksadıyla savaş sonunda Türkiyenin düştüğü iktisadi güçlüklerde çok ferahlatıcı olacak ve Amerikan Hükümeti cihan barışının korunması uğruna çok büyük fedakarlık etmiştir."
        Ancak 1964 yılı haziran ayında bu sefer Başbakan olan merhum İsmet İnönü'ye Kıbrıs bunalımında ABD tarafından 12.temmuz 1947 tarihli ikili askeri anlaşmanın 2.ve 4.maddeleri gereği Türkiye nin müdahale edemeyeceği notası verildi.
        ABD -Türkiye ikili askeri anlaşması imzalandığından kısa süre sonra hemen Amerikalı Subay,astsubay ve erleri askeri ünüformalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri karargah ve Birliklerine dağıldı.Ordumuzdaki önemli direnişe rağmen Türk Hükümetleri desteklediği için ABDliler isteklerini gerçekleştirdiler.
        13.şubat 1952 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti NATO ya girişi onayladı.1947 askeri anlaşmalar gereği ABD Türkiyede hemen Askeri Üs ve Tesisler kurmaya başladı.
        23.haziran 1954 tarihinde ABD ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 1947 askeri kolaylıklar anlaşması devamı olarak 100 den fazla uygulama anlaşması imzaladı.
        23.Haziran 1954 "Askeri kolaylıklar anlaşması":Diblomatların dışında kalan bütün ABD askeri personelide çok geniş imtiyazlara ve ekonomik muafiyetlere kavuşturuldu.Ayrıca Türkiye'ye giriş ve çıkış yapan ABD askeri personeli Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir.ABD askeri Bölük,Tabur,Filo,Alay v.b.gibi unsurlar Türkiye'ye gelişlerinde Türk Hükümetinden izin alınmayacak sadece ABD keyfiyeti önceden bildirecektir.
        27.şubat 1946 tarih 4882 sayılı kanunla Türkiye'ye ABD tarafından verilan 10 milyon dolarlık kredi Merkez Bankasında ABD hesabına yatıtırılmıştı.Daha sonra Türkiyede ki ABD askeri üs ve tesislerinde ve diğer Türk kurumlarında uzman olarak bulunan tüm ABD li personelin maaş,yolluk ve tüm ihiyacları bu krediden karşılandı.Ancak Türkiye bir kuruşunu kullanamadığı bu kredinin ana para ve tüm faizlerini ödeme yükümlülüğünü kabul ettiği için ödemeler Türk Milletinin vergilerinden yapılmıştır.(Ne dostluk anlaşması ama(!)Ayrıca Türkiye'nin dört bir yanına yerleştirilen 30000 ABD askeri personelinin yurtdışından getirecekleri her türlü mal tamamen gümrük vergisinden muaf olduğu için TL olarak sattıkları mallarını dolara çevirerek yurtdışına transfer etmişlerdir.ABD ye personel eğitim kursuna giden bir Hava Yüzbaşımızın tanık olduğu olay:ABD den yurtdışına gönderilen tüm askeri personele komutanları tarafından şu talimat verilmekteymiş"-Senin ev eşyanı gideceğin yere ABD Hükümeti sembolik bir ücretle ulaştırmaktadır.Amerikan Halkının refahını arttırmak için,gönderildiğin ülkede eşyalarını satarak Amerikan İşçisinin emeğini değerlendireceksin".......
         Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 23.şubat 1945 tarihinde ABD Hükümetiyle çok geniş kapsamlı ilk ikili anlaşmayı imzalamıştır.Aslında çok geniş kapsamlı olan bu ikili anlaşma ABD Hükümetlerine çok geniş yetkiler vermiştir.23.şubat 1945 tarihli anlaşma ile 23 haziran 1954 tarihli anlaşma arasında geçen 9 yıl;ABD,Türkiye de kendi siyasi,ekonomik,mali ve askeri politikalarını nasıl uygulayacağını kendi uzmanlarıyla geniş ve derin araştırma ve hazırlık yapmıştır.
        9 yıl boyunca ABD li uzmanlar;Türkleri,Türkiyeyi,Türk kanunlarını,var olan düzeni ve kendilerine göre etnik halk kabul ettikleri grupları,çeşitli siyasi akımları,dini inanç,mezhep,tarikat ve cemiyetleri,idare sistemini ve Devlet mekanizmasını bütün yönleriyle en ince ayrıntılarına kadar incelediler ve raporlar hazırladılar.9 yıl Amerikalılar bilgi toplama,örgütlenme ve yerleşmeleri içine alan çok geniş bir hazırlık dönemi geçirdiler.Ve bu 9 yıl araştırmalarından sonra Türkiyeyle can ciğer dost oldular(!).Bu can ciğer dostluğa karşı çıkanlar ise;en değerli müttefikler Türk-Amerikan ilişkilerini bozmak ve devlet ilişkilerine zarar vermek suçuyla derhal görevlerinden uzaklaştırıldılar.
        Emekli Orgeneral R.Tulga"Genelkurmay;bir anlaşmaya dayanmadan Sinop ve Yalova Havaalanlarını kullanan Amerikalılara çıkın diyor ancak Amerikalılar ise"Bize müsaadeyi Türk Hükümeti verdi"karşılığını veriyor.Genelkurmay yazılı belgeyi gösterin diyor ancak Amerikalılar "yazılı değil sözlü müsaade var"diyorlardı".
         28 aralık 1965 Kıbrıs bunalımı günlerinde;Genelkurmaydan yüksek rütbeli Subayımız,Dışişleri Bakanlığımıza gidiyor.Dışişleri Bakanı merhum İhsan Sabri Çağlayangil,nezaketle karşılayıp oturttuğu Subaya aniden "Paşam siz niye Amerikan Düşmanısın" diyor.Paşa"Ben,Genelkurmayı temsilen buradayım.Sorunuzu kendi adıma değil Genelkurmay adına cevaplıyorum.Biliniz ki-Genelkurmay düşman değildir ancak ABD nin Kıbrıs davranışı kesinlikle müttefiklikle bağdaşmıyor.Fakat en önemlisi ise sayın beyefendi-BİR MİLLET HERŞEYDEN ÖNCE KENDİ KENDİSİNİN DOSTU OLMALIDIR."
       Amerikalılar;Türkiye de uygun gördükleri her yere üs kurdular.İstimlak bedellerini ise Türk Hükümetleri ödedi.Amerikalılara bedelsiz tahsis edilen araziler 32 milyon metrekare idi.Bu üs ve tesisler NATO ya değil ABD ye bağlı idi.
       1963 yılı 3.Ordu Komutanı R.Tulga;Trabzondaki ABD üssüne gider.Bu gezisini daha sonra 23.ekim1969 tarihli Devrim Dergisinde anlatır.
        "ABD Trabzon Üs komutanı Albay,bizi büyük bir merasimle karşıladı.Albay;kantini,kulüp,yemekhane,mutfak tesislerini gezdirdi.Biraz ötede ise demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim.Amerikalı Albay yolumu kesti.-Oraya giremezsiniz!Buraya ancak ABD uyruklu yetkili kişiler girebilir.Ben-Ordu Komutanıyım.Bulunduğumuz bölge giremiyeceğim yer olamaz.Albay-Emir böyle.Ben-Bu hükümranlık haklarımıza tecavüzdür.dedim.Amerikalı Üs Komutanı Albay;Ama Hükümetlerimiz arasında ikili anlaşmalarımız var.Dedi.Tulga Paşa bunun üzerine Amerikalıların tüm ısrarlarına rağmen Trabzon ABD üssünü terkettiğini beyan etti.
        Bizler yinede geçmişte olan ve Hükümetlerce gizlenen bu ikili anlaşmalrının içeriklerini askerlerimizin hatıralarından öğreniyoruz.Bu da gösteriyor ki asil TÜRK ORDUSU her türlü engellemelere rağmen yinede görevini yapmıştır.Her türlü anlaşmalarla kısıtlanmak istenmesine karşılık yinede geliştirdiği korunma mekanizmalarıyla VATAN ı korumuştur.
        Asil TÜRK ORDUSU her zaman VATAN ı koruyacaktır.Koruyor.Her türlü engellemelere rağmen de korumuştur.Çünkü Kahraman TÜRK ORDUSU,Asil TÜRK MİLLETİNİN bağrında yetişmektedir.Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRKümüzün gösterdiği yolda hepimiz yılmadan devam edeceğiz.
        NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz
ATATÜRK İLE HALİL AĞA'NIN MÜTHİŞ ÖYKÜSÜ

İŞTE O MÜTHİŞ ANI

Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

"Kolay gelsin Ağa!.."

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"Kolay gelsin"

"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?"

Köylü isteksiz konuştu:

"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

Köylü güldü:

"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"Kaymakama gitseydin."

Köylü iyice güldü.

"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"

Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.

Kestirip attı:

"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"Adın ne senin Ağa?"

"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

"Bilmez olur muyum, beyim?"

"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"Sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.."

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver."

Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "Buyursun!" dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."

Halil Ağa'ya döndü:

"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"

Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."

"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."

"Böyle demedik mi beyim?.."

"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?"

Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."

Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..."

Atatürk gülmeye başladı:

"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."

Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.

"Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim:

Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu."

Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."

Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."

"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."

"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.

Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

Atatürk gülmeye başladı:

"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.

"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:

"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

Atatürk sordu:

"Peki sen de içer misin?"

"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı:

"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:

"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

"Yemek yemedin!.."

"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.

Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
ayıramıyordu:

"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

ERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz

TÜRK SUBAYI 
 
Hakan Evrensel emekli bir subaydır. Güneydoğu Anadolu''da terörle mücadele etmiştir. Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri-1,2,3 adlı üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hakim, savcı, er Güneydoğu Anadolu''da emperyalizmin işbirlikçisi PKK''ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır.
 
Üç kitapta defalarca basılmıştır. Şimdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adı ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır Evrensel'in kitabı. Bütün kitapçılarda bulmak mümkün.
 
Bugün size bu kitaptan bir hakimin anılarını aktarmak istiyorum. Güneydoğu''nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:
 
"Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı."
 
"En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10, beş yüz terörist. Karakol o gün basılmadı."
 
"Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı."
 
"Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak." İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3 , irtibatı kesme. Sakin olun!"
Cevapta bir değişiklik olmadı : "Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar.
Yaralılarımı alın!"
 
"Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın" , "Sakin olun, geliyoruz." Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe artırıyorlardı.
Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı."
 
"Bir süre sonra, Suat 3''ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım." Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya aşladı : "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"
 
"Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3 , artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü : "Ne olur
yaralılarımı alın. Bende yaralıyım."
 
"O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha
kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım."
 
"Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, Cevap ver!" çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. MAndala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu."
 
"Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı''ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı
bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim."
 
"Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı''nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum."
 
Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile istiklal Marşı söyleyen adamdır.
 
Vatan Toprağı Kutsaldır,Kaderine Terk Edilemez
SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz
Beyler işte, kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması:

Atatürk ve Bakara sûresi ...

Mustafa Kemal, kurulacak devletin şekli ile ilgili toplumun her kesiminden insanlarla görüşmeler yaparken sıra, mollalar, şeyhler ve din büyüğü geçinen kişilere gelir.

Mustafa Kemal bunlara haber göndertip, gelecek hafta kendileriyle bu konuyu görüşeceğini ancak konuşmalarının bir temeli olarak katılacak olan herkesin Bakara suresini 288. ayetine kadar okumalarını rica eder.

Toplantı günü gelip çattığında, Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve sorar:

-Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hepinizden Bakara suresini 288'e kadar okumanızı rica etmiştim. Kimler okudu Bakara'yı 288'e kadar?

Salondaki bütün eller istisnasız olarak bu ricayı yerine getirdiklerini belirtmek için havaya kalkar.

Bunu üzerine Mustafa Kemal sözlerine devam eder:
-Beyler işte, kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması:

Bakara sûresi yalnızca 286 ayettir.

SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

SERKAN AKGÜL
YORUMLARINIZI BEKLİYOR Tıkla YorumYaz

 

 

 

 

ZİYARETÇİ SAYISI


Free Counter

 

 

 

 
Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi mekaranfil@gmail.comadresine gönderin.
Telif Hakkı © 2007 Mehmet KARANFİL